ŞİMDİYİ YAŞAMAK...

27/10/2009 ·

               Jill Bolte Taylor  nöroloji uzmanı bir doktor kendisi, yaklaşık 10 küsür sene önce kendisine gelen bir  inme yi bir iç görü darbesi olarak betimlendiriyor. Bunu uygulmalı olarak dinleyicelere anlatıyor. Beynin  sağ ve sol olarak iki yarım küresi olduğunu ve bunların aralarında takriben ''Corpus Callosum '' adı verilen 300 milyon hücre ile birbirlerin bağlı olduklarını gerçek bir beyin üzerinde kadavradan elde edilmiş anlatıyor..Tabi seyirciler arasında olup da böyle bir reel referanslı bir sunumdan etkilenmemek mümkün değil.Bu grizgah neticesinde zira tüm seyirciler pür dikkat onu izlemekde çünkü bundan sonra anlatacaklarını merak ediyor.Miss Taylor başlangıç için istediğini elde ediyor. Başından geçenleri öykülendirmeye başlıyor: Bir sabah uyandığını rutin olarak kahvaltısını yapmadan evvel duşa girdiğini duştan çıktıkdan sonra bir den bire  zaman mekan kavramını yitirdiğini, etrafında olup bitenlerin farkında olmakta ki yetisini kaybettiğini,konuşmasının ve hareketlerinin yavaşladığını giderek azaldığını en sonunda kötü giden bir şeylerin geçte olsa farkında olup bir den hatırlayamadığı telefon numaralarını masasındaki kartvizitlerden tanıdık birinin telefon numarasına ulaşıncaya kadar çalıştığını normalde belkide onbeş saniyelik işi bir saat e yakın gayet yavaş bir şekilde yaptığını en sonunda bir iş yerindeki bir arkadaşının telefonunu fark edip ona gayet ağırdan telefon ettiğini karşısındakine yavaş muğlak bir şekilde anlatmaya çalışıp onun sesini voovuldama sesinde duyduğunu ve meramını tam anlatamasada karşısındaki mesai arkadaşının nihayetinde kötü giden bir şeyleriin farkında olup, onun evine ambulans çağırdığını ve hastaneye kaldırılıp beynin sol yarım tarafında büyük bir hematom olduğunu ve operasyon geçirdiğini, vücudunun tek tek yönettiği organlarına sözünü geçiremediğini vücudun etrafında ki şeylerden yalıtıldığını kozasından çıkan bir kelebek misali yavaş yavaş büyüdüğünü her şeyin slow çekime bağlandığı, şu anki durumu neyse o ana odaklandığını ve garip bir mutluluk havası oluştuğunu bizi ilgilendiren bu kadar çok dünya işlevlerinden yalıtıldığı için bu iç görüsel tebessümel mutluluğu yakaladığını ifade etmekte..Gayet etkileyici bir sunum.

                Beynimiz kabaca sol yarım küresi devamlı mütemadiyen bizlerle konuşur. Bu gün şu randevun var, Hasan bana neden öyle yan baktı? Ay sonunu getirebilecekmisin? Elinde biraz para var borsaya yatır, Hmm şimde eline koz geçti o adamdan öc al;Sevgilin sana ihanet etti sen bunu hak etmedin, sen de ona bir karşılık vermelisin; Şimdi duşa gir dişlerini fırçala; Bu gün yine hanımınla bundan dolayı kavga edeceksin vsvs....Düşünsel süreçler silsilesi, Hele hele kafaya bir şey takarsanız mesela borcunuz gibi, aşk acısı gibi bu artık bir anafor halini alır. Git geller, geçmişe dönüş anılarda seyahat tekrar günümüze geliş nerde  hata yaptık soruları, işin içinden bir türlü çıkamayış ve bant tekrar geri sarar aynı şeyler mütemadiyen tekrarlanır. Tam anlamıyla yirmidört saat hiç susmayan bir gevezedir..Allahtan sekiz saatlik bir uyku var orada bir nebze olsun susar..
                 Sağ yarım kürede  bütün bunlarla hiç ilgisi yoktur o sadece anı yaşar. Onun için önemli olan bu andır. Şimdidir onun için ne geçmiş vardır ne de gelecek sadece o an vardır. Sahibinin o anın farkında olmasını sağlar..Tıpkı kim gibi yukarıdaki örnek de olduğu üzere Miss Taylor gibi ama onun ki gayri ihtiyari yani sol yarım küre hematom dan dolayı iflas etmiş o an ne keder ne üzüntü ilgilendiği bir şey yok  içindeki geveze adam susuyor beyninin sağ yarı küresi baskınlaşıyor..O anki yalıtılmış halini sessizliğin mütebessim halini yaşıyor.

                             Dan Millman ın ''Dingin Savaşçı'' romanında Sokrates adındaki aydın kişi roman kahramnımızı eğitimsel bir süreçden geçirirken zihnimizde düşünsel boyutta okadar çok çer çöp şeyler ve gereksiz şeyler düşündüğümüzden bahsederek şimdiki anı yaşamanın önemini çok önemli bir güç olduğunu vurguluyor. Roman kahramanımız nasıl? sorusunu sorar ken bir den onu tuttuğu gibi köprüden nehre atıyor. Tabi düşerken çıkardığı ahhh sesi; Kahramanımız neden böyle yaptın sorusuna sana şimdiki anı yaşamanının deneysel boyutunu anlattım diyor. Nasıl diyince? Düşerken çıkardığı ahhh sesine vurgulama yapıyor..Ne kadar ilginç değilmi?
                      Siz düşerken sadece düşme anına odaklanırsınız zihninizde o an hiç bir şey yoktur Ne arkadaşınızın size öfkesi? Ne çektiniz aşk acısı? Ne borçlarınız? Ne de geçim sıknıtınız.
  Beyninizin o an emirler veren geveze tarafı geçici olarak devre dışı kalmıştır. O anı yaşıyan sağ taraf baskınlamıştır . O an gelecek geçmiş kaygısı yoktur..Hayat da işte böyledir önemsiz, gerksiz ve /veya gurur meselesi yaptığımız bir yığın gereksiz düşünsel silsileri önemsemiyecek kadar kısadır. 
                 Melek hanım  park da oturmakdadır, o gün sevgilisinden ayrılmıştır, belkide ayrılmayı hiç istememiştir. Anılar silsilesini kafasında oluşturmuştur tıpkı bir film gibi,acaba şurda şöyle davranmamalımıydım ki der? yok yok o da şurda şunu yaptı, sonra zamanı bir daha geriye sarar tekrar düşünür,ve ya onu ihanetleri aklına gelir hak etmediği muamele muhatap oldu aklına gelir. Belki de beni hiç sevmedi der aklınca; Oysa Melek hanım gerçekde şimdi ne yapmaktadır. Evet şu an ne yapmaktadır sadece parkda oturup kuşların şakıyan namelerini dinlemektedir. Bir son bahar günün de parkın sararan yapraklarına, teker teker düşerken şiirsel tablosuna bakmaktadır. Bir de şimdiki zaman ı yaşar. O an ne acısı kalmıştır, ne gelecek kaygısı ne de geçmişin hüznü; Zira geçmiş geçmiştir. Bir önemi yoktur sadece yeri geldiğinde çıkarılacak dersler vardır. Gelecek de henüz gelmemiştir. Gelecek de insanı hangi süprizlerin beklediği meçhul ve onu düşünmenin manası yoktur. Melek hanım şimdiki anı yaşamaktadır . O anın tadını çıkarmaktadır. Zira Melek hanım şu an parkdadır ne geçmişde ne gelecek de...
                  Miss Taylor ve Melek hanım dan çıkarılacak çok şeyler vardır. İnsan bunu kendi kendine sürekli tatbik ederek şimdiki anı yaşayarak egemen bir güce dönüştüğünü hisseder. Geçmişin olumsuzluğu ve geleceğin kaygılarından uzaklaşabilir. Yani yetkiyi sağ beyin yarım kısmına vermek ve onu yetkinleştirmek lazımdır. Geveze tarafınız mütemadiyen ya gelecekden yana yada geçmişden yana konuşur, ama onu dinlemez şimdiki anı yaşarsanız,spüritiel bir güç haline dönüşebilirsiniz.Kendinize devamlı şu soruyu sorun!:
                 Saat kaç; Cevap= Şimdi
                  Nerdesin? Cevap= Burdayım
                  Sen nesin? Cevap= Bu andayım...
Bunlar Şimdiki anda kalmak için sizin silahlarınızdır. Şimdiki an da yaşadığınız müddetçe sizi mütemadiyen meşgul eden borçlarınızdan , geçim derdinden, aşk acısından, yaşadığınız olumsuz polemiklerden, gelecek kaygısından bahseden, geveze tarafınızdan kurtulmak kuvvetle muhtemeldir..Ben bile nöbetlere gelirken bir önceki gün de ertesi gün nöbet var diye o anımı hep nöbet öncesi günümü acaba nöbetler de ne başıma gelecek nelerle karşılaşacağım stresi ile geçirirdim. Oysa daha nöbet başlamamıştır ve ben beni neyin beklediğini bilmemekteyim dir. Oysa o günün tadını çıkarmak varken. İşte o an hep bu soruları sormuşumdur kendimi şimdiki ana sabitleyerek bu stresden kendimi kurtarmışımdır . Hep şimdiki zamanda bu anda kalmanız ve mutlulukları yakalmanız dileği ile sağlıcakla kalın....       27/10/2009
                                                                                                                                                                                                   Tufan Soydabaş...

Depremde nerede durmalı

26/9/2009 · Kategori: SAGLIK

Aşağıdaki yazı bir kurtarma ekibi direktörünün tecrübelerinden alıntıdır

Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.
 

875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket 'azaltma' uzmanıydım. 1985'ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.


1996'da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.

İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket 'çömel ve korun' metodunu uygularken, 10 maket 'hayat üçgeni' metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik.

Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film 'çömelip korunan/saklanan' kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.

Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye'de ve Avrupa'nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika'da RealTV programında izlendi.

Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu 'ayıptı, gereksizdi' ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.

Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim 'hayat üçgeni' dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.

Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.
Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.

Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:

'Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan 'hayat üçgeni' içinde hayatta kaldım.

 

Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım 'çömel ve korun' örnekleridir.

DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ
1) 'Binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.

2) Kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.

3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.

4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.

5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..

6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!

7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı
gerçekleşene kadar. Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır. Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.

8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.

10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını /ezilmediğini keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur. 
 

 

 

 

 

 


İrtibat e-mail

18/9/2009 ·

soydabastufan@hotmail.com

SIRADIŞI OLMAK…

31/8/2009 ·

                                                           SIRADIŞI OLMAK…

        Hayatda her zaman sıradışı insanları daima önemsemişimdir çünkü sıradışılıkda eğer o şahsın daimi tarzı değilse daima bir meydan okuma vardır..Bu bağlamda kişi tarzı hayatını o standart klişelerden kurtarmış kendi tarzını oturtmuştur ne bileyim insani ilişkilerde olsun dostane ilişkilerde olsun çalıştığı ortam da olsun bir sıradanlık yoktur..Çünkü bu sıradışılık daima ortamdaki diğer insanlarda da devamlı kafasında soru işaretleri uyandırarak onların bir nebze uyanmasına vesile olur.Toplum olarak da düşünen ve devamlı farklı bakış açılarını üretkenliğinde düşünen ve beyin fırtınası yapan fikirler üreten insanlara ihtiyacımız yokmu sizce..
         Kastım; sosyal bir açılım bakımından müsbet bir insan olma hareketi. Bu benim söylediğim konuya genel bir manada belkide müphem bir dokunuştu...
Ama asıl maksadım insani kamil noktasında bir açılım üretmek...Bilindiği üzere sufi bir tabirle nefs denen şey insanı devamlı belli bir kalıba sokmak kendi ürettiği argümanları sahibine dikte ettirmek ister..Ve bunu yapmayada bir ömür devam eder anlıyacağınız sahibini müsbet bir hareketin gerisine itmeye çalışır..Ama insan olarak biz çoğu zaman bunun farkında olmayız zira fitri olarak nefs denen şeyin hegomonyasına girmeye meyilliyizdir..İşte sırrı imtihanın farkındalığı yani bu kırılma noktasını yakalamak karşı argümanları nefse karşı üretmek bu yönlerde rota çizip sürekli bu işin muhasebesini(hesabını) yapıp gerekli temayülleri(eyilimleri) rıza_i ilahi(Hak rızası) yönünde harcamak insanın kendisine karşı ürettiği en büyük SIRADIŞILIK olsa gerek ...Nihayi kastım bu anlıyacağınız ''MÜSBET FARKINDALIK (Pozitif Farkındalık)'' dan söz ediyorum..
Mutlu olmak güzel bir şey ama saadeti dareyn(iki dünya saadeti) mutluluğunu istemek müsbet bir farkındalıkdır kanımca..Fikrimce sıradışı olmak gereklilikden ziyade farkındalılık olsa gerek..

      İlaveten hiç aklınıza geldimi türkçe yi katletmeden kullanmak yabancı kelimelerin türkçedeki o güzelim kelimelerin yerini alması ve zamanla bunu kanıksamamız ve türkçenin yok oluşunu izlemek hangimizin aklına geldi turistik yörelerde esnafların yabancı dil kullanarak çarşılarda pazarlarda kendi levhalarının arzı endam etmesini ve türkçenin katl edilşini izlemek hangimizin aklına geldi bunu zihnimizde yargılamak bir nebze olsun sesimizi duyurmak..Evet üç beş kişininin dışında kimsenin ...Öyle değilmi? Oysa hayatı okurken biraz sıradan eğilimlerimizden kurtulabilseydik bunları görecek zihnimizde yargılayacak doğrusu bu olmamalı diyerek fikrimizi söyleyecekdik.. Oysa bir dil bir ulusun her şeyi o yok oldumu yavaş yavaş bir çok değerlerimiz akabinde yok olmaya mahkumdur..Bu bir örnek di hayatımızda bu konuya referans olabilecek bir çok sıradışı konuları düşünebilir ortaya atabiliriz yeterki fert olarak o standart klişeleşmiş geyik muhabbeti bol argolu güya sözde komplimanlarla taşı gediğine oturtdum tarzındaki bir hüküm icra etmeyen sonuçda kimseye fayda sağlamayacak standart klişeleşmiş hayatımızn dışına çıkalım...Bu hengamede ufak tefek anlık mutluluklar için belki onlarbir derece bizi rahatlatır ama bu ülkenin fikir üreten,farklı bakış açılarının üretkenliğinde düşünen kafa yoran etrafdaki olumsuzluklara değişik açılımlar sunan sıradışı beyinlerede ihtiyacımız var..Biraz sıradışı olmak istedim ...sağlıcakla kalın.

Not=(01/12/2008..tarihinde yazdığım bir yazının yeniden derlemesi)               


31/08/2009                                                                                                                                                               Tufan Soydabaş
 
EDEBİYAT 
DENEMELER
                                                                                                                                                                                          

SİGARAYI NASIL BIRAKIRIM

27/6/2009 · Kategori: SAGLIK

SİGARAYI NASIL BIRAKTIM?YazdırE-Posta
Yazar Ahmet S. Koçel   
27 Ekim 2007, Cumartesi

Bu yazı "bluist" dergisinin Temmuz 2007 sayısında yer almıştır.

EN KOLAY YOLDAN SİGARAYI BIRAKMAK İSTER MİSİNİZ?
 "Ben sigara içiyordum . Bu davranış düzeyinde bir eylemdi .
Bir üst düzeyi olan Yetenek- Bilgi sigarayı bırakmama yetmedi .
Ama Değer – İnanç düzeyinde “ Ben sigarayı kendi irademle bırakacağım , Doktor talimatıyla değil “ inancı , bir anda imkansız gibi görünen bir işi gerçekleştirmemi sağladı . "

Sigarayı bırakmanın sayısız yolu var . Sigaraya başlamanın sayısız nedeni olduğu gibi...

Benim sigarayı nasıl bıraktığımın öyküsünden , başka alanlarda da yararlanabileceğim dersler çıkardım . Benim için önemli bir dönüm noktası olan bu öykü dinleyen herkeste ilginç izlenimler yarattığı için sizlerle paylaşacağım .

Önce biraz bilgi 1993 de sigarayı bıraktım. Bir akşam arkadaşlarla beraberken , sırtımda ve kolumda bir ağrı hissettim . Oradakilerin keyfini kaçırmamak için bir şey söylemedim ve dayanmaya çalıştım. Belli etmemeye çalışmak benim dileğimdi oysa bedenimiz ve beden dilimiz bizi kolayca ele veriyor . Karşımda oturan arkadaşım “ Sen iyi değilsin , seni dışarı çıkaralım deyince “ gözler bana çevrildi . Orada bulunan ve daha önce kalp rahatsızlığı geçirmiş olan  - tecrübeliler – hemen beni dışarı açık havaya çıkardılar . Dilimin altına kalbi takviye eden ilaçlar kondu . Yaka düğmelerim açıldı . Ben de iyi ellerde olmanın rahatlığıyla kendimi onlara bıraktım , aklıma kötü şeyler getirmemek için de özel çabalmam gerekti ama başaramadım .

Beni hemen bir hastaneneye götürmek için iki arkadaşım gönüllü oldu . Bana hangi hastaneye gitmek istersin diye sorduklarrında Koşuyolu Kalp Hastanesine götürmelerini istedim .
Bu olaylar Taksim çevresinde oluyor ve  Anadolu yakasında oturuyorum . “ Eğer ameliyat gerekirse eşim ve çocukların hastaneye rahat gidip gelmeleri ve Koşuyolu iyi bir hastane “ düşüncesi hastane seçiminde Koşuyolu ‘nu işaret etti.

O anda durumun ne kadar vahim olabileceği ilk defa dank etti . İşte o anda okuduğum fakat ne olduğunu o ana kadar anlayamadığımı fark ettiğim “ Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti “ deneyimini yaşadım . Yolda sessiz içime kapanmış bu benim için çok enteresan filmi izlerken orada bir şey kendini öne çıkardı .

ImageBen sigaranın zararlarını biliyordum . Sigara hakkında herkes kadar hatta fazlasını da biliyordum ancak bu bilgi sigarayı bırakmama yetmemişti .
Hastaneye giderken öne çıkan benim yıllarca taşıdığım inancımdı . “ Ben sigarayı Doktor marifetiyle , Doktor tavsiyesiyle bırakmak istemiyorum “ . Buna bağlı benzeş ikinci dilek , dua “ Tanrım , sigarayı kendi dileğim ve iradeyle bırakayım . “ Ailede sigaranın neden olduğu rahatsızlıkları geçiren yakınlarım olduğu için olsa gerek bu düşünce bende inanca dönüşmüştü .
Hastanedeki senaryoyu gözden geçirdim . Doktor muayene edecek belki o geç gece vakti kesin bir şey söylemeyecek ve daha derin tetkikler gerekecek . Ama ben biliyordum ki mutlaka “ Sigara  içiyor musun ? “ sorusu gelecek . Arkadan gelecek olan talimat – kesin ve mutlak –  emir “ SİGARAYI BIRAK “
İşte bu an benim sigarayı bıraktığım andı . Doktora “ Ben sigara içmiyorum “  diyecek böylece doktor talimatıyla sigarayı bırakmıyarak , yıllar süren dileği , arzumu ve inancımı gerçekleştirecektim .
Ben o an sigarayı bıraktım .

Hastanedeki gelişmeler gözümde canlandırdığım senaryoya bire bir uygundu . Doktor o meşhur soruyu sordu “ Sigara içiyor musun ? “ Cevap “ Hayır içmiyorum . “
Doktor “ Her tarafın sigara kokuyor , neden yalan söylüyorsun ? “ sorusuna cevaben “ Doktor benim şöyle bir dileğim inancım vardı onun için buraya gelirken sigarayı bıraktım ve sigara içmiyorum “ diyerek ondan “ Aferin” i almıştım .

Şimdi bu öykünün arkasında ne olduğunu araştırıp öğrenmeye başladığımda “ davranış “ın değiştirilmesi için inanç boyutuna kadar çıkmak gerekiyordu .

“””
Amerikalı bilim adamı Abraham Maslow “ Gereksinimler Hiyerarşisini “ yazdığında insan kimliğini ve kişiliğimizi anlamamız için yeni açılımlar getirmişti .
Maslow 6 kademeli gereksinimler ile insanı anlamayı kolaylaştıracak teorisiyle derin iz bıraktı .
Daha sonra insanda “ 6 Mantık Düzey “ ini başka bilim adamları bilgimize sundular .
Bu teoriye göre insan düşünürken ve davranırken 6 Mantık Düzeyinde değerlendirme yapar .

Aşağıda kısaca 6 Mantık Düzeyi ve Sigara için basit bir uygulamasına bakalım ;

Sigarayı bırakmak için 6 mantık düzeyi

Davranışınızı değiştirmek istiyorsanız , bilgi destekli inançla kolayca değiştirebileceğinizi fark edeceksiniz . Yukarıda her düzey için sigara içenlere yararlı olabilecek notları yazdım ama önemli olan her birey için bu olumlu fikir , düşünce , davranış ve inanç kalıplarının içselleştirilmesi ve uygulanmasıdır .

1. Çevre : Nerede ? sorusuna cevaptır .

Sigarayı bırakmak için çevrenizi değiştirin . Sigaraya başlamanıza neden olan insanlardan uzaklaşın  ve ilişkilerden kaçının .  Kapalı mekanlarda kalmayın . Açık havaya çıkın , temiz havayı derin derin ciğerlerinize çekin .

2. Davranış : Ne ?  sorusuna karşılık olabilecek cevaplar bu başlıktadır .

Yemekten sonra sigara içilir . Yemekten sonra sigara içilmeyen bir odaya veya açık alana çıkın .
Kafam bozulunca , sigara içerim . Derin nefes alın , düzenli nefes tekniğiyle hem ciğerlerinizi çalıştırın hem de stresinizi azaltın .

3. Yetenek ve Bilgi  . Nasıl  ? sorusunun karşılığıdır .

Sigarayı tutuşumda pek güzeldir .
İçime çekerken vapur gibi tüttürürüm .
Sigaranın zararlı olduğunu kanıtlayan ve açıklayan yayınları dinleyin okuyun , seyredin .

4. Değer – İnanç : Neden – Niçin  ? sorusunun cevabını veriri .

Ben sigaranın verdiği zevkin zararından fazla olduğuna inanıyorum . Zararının daha fazla olduğuna inandıracak yayınları takip et.
Erkek adam sigara içer . Erkekliğin sigarayla olmadığını anlayacağınız Kişisel gelişim yayınlarını izle  ve uygula .
Modern  bir kız, kadın sigara içerse daha havalı durur . Bir kadın ve kızın seksapelini arttıracak ve gösterecek yüzlerce yol var .
Benim sigaradan başka dostum yok . Gerçek dost insana zarar vermeyendir .
Ben sigarayı kendi irademle bırakmak istiyorum , Doktor marifetiyle değil .

5. Kimlik : Kim ?

Ben sigara içmezsem kim olduğumu anlayamam . Ben sağlıklı bir insanım .
Ben sigara içmezsem beni adam yerine koymazlar . Ben sigarayla veya sigarasız adam gibi adamım .

6. Ruhsal Boyut : Kimin için .

Sigarayı bırakmak benim için Tanrı’ya yakınlaşmaktır .
Sağlığımız bize yaradanın emanetidir , onu korumak , sigara içmemek te O’na karşı görevimizdir .

“””

Şimdi bu bilgilere ulaşınca benim sigarayı bırakma modelimin başkalarına yararlı olabileceğini düşünüyorum .

Ben sigara içiyordum . Bu davranış düzeyinde bir eylemdi .
Bir üst düzeyi olan Yetenek- Bilgi sigarayı bırakmama yetmedi .
Ama Değer – İnanç düzeyinde “ Ben sigarayı kendi irademle bırakacağım , Doktor talimatıyla değil “ inancı , bir anda imkansız gibi görünen bir işi gerçekleştirmemi sağladı .

Davranışınızı değiştirmek istiyorsanız , bilgi destekli inançla kolayca değiştirebileceğinizi fark edeceksiniz . Yukarıda her düzey için sigara içenlere yararlı olabilecek notları yazdım ama önemli olan her birey için bu olumlu fikir , düşünce , davranış ve inanç kalıplarının içselleştirilmesi ve uygulanmasıdır .

Şimdi sigara içenler için dileğimi , duamı söylüyorum “ Sigarayı , Doktor tavsiyesi ile değil , kendi dileğiniz ve iradenizle bırakırmanızı dilerim “

Herkese dumansız , sağlıklı ve keyifli günler dilerim .

Ahmet S.  Koçel

www.neuroenergy.org.....sitesinden alıntıdır...Yazarın Sigarayla savaşı dikkate alınmaya değer....
 

« Önceki ::